| |

Taksim İnternational
5 Yıldızlı Akdeniz konforu
Merkez Mersin
(+90 324) 336 10 10

Mersin Hiltonsa
Deniz kenarında, palmiye ağaçları arasında 23'ü suit 186 oda
Mersin
(+90 324) 241 50 00

Sahil Martı Otel
Evinizdeki rahatlığı ve konforu bulacaksınız
Mezitli Mersin
(+90 324) 358 37 00

Mersin Oteli
Güneydeki Eviniz Mersin Oteli
Mersin
(+90 324) 238 10 40

Sultaşa Otel
Sultaşa Otel Mersin'in en iyi 4 yıldızlı oteli olarak ününü gözler önüne seriyor
Mersin
(+90 324) 341 20 00

Hotel Gondol
Türk konukseverliği ve gülüryüzlü personeli ile hizmetinizde
Mersin
(+90 324) 234 12 00

Nobel Otel
Her zaman siz değerli müşterilerilerine en iyi hizmeti sunmaya devam ediyoruz
Mersin
(+90 324) 237 22 10

Mistur Hotel
Akdenizin incisi Mersin şehir merkezinde kalite ve konforun buluştuğu nokta
Mersin
(+90 324) 237 50 28

Club Hotel Soli
Deniz ve havuz manzaralı odalar ve apart odalar
Mezitli Mersin
(+90 324) 358 16 30

Büyük Yalçın Otel
Yeni dizayn edilmiş konforlu odalar
Mersin
(+90 324) 226 35 25
|
Mersin Tarihi :
20. YÜZYILA KADAR MERSİN TARİHİ
Kilikia, jeolojik yapısına bağlı olarak ikiye ayrılır: Dağlık Kilikia (Trakheia)
ve Ovalık Kilikia (Pedias). Dağlık Kilikia, Korakeison (Alanya)’dan
Soloi/Pompeipolis’e (Viranşehir) kadar uzanır. Ovalık Kilikia, Soloi/Pompeipolis’den
başlayıp, doğuda Alexandria Kat İsson (İskenderun)’a kadar olan bölgeyi
içerir. Stratejik coğrafi konumu itibariyle Kilikia, tarihinin her
döneminde önemli olaylara sahne olmuştur. Mezopotamya’dan Sardes’e
uzanan ticaret yolunun Kilikia kapısından (Pylai Kilikias) geçtiğini
Xenophon bize bildirmektedir.
Kilikia bölgesinin tarihi, Mersin Yumuktepe ve Tarsus Gözlükule’de
yapılan kazıların buluntuları sonucunda, Proto-Kalkolitik ve Neolitik
çağa kadar gitmektedir. Hitit’lerin Anadolu’ya egemen oldukları uzun
yıllar boyunca, Kilikia’da da faaliyette bulunduklarını yine kazılardan
çıkan mimari buluntularla belgelemek mümkündür. Kilikia ismi ilk kez M.Ö.
8. yüzyılda Asur dokümanlarında görülür; bundan önce ise M.Ö. 13.
yüzyıla inen Mısır kayıtlarında bu ülke “Kedi” ya da “Kode” isminin
çeşitli söylenişleriyle görülmektedir. --- ---
--- ---
Batı Kilikia’da M.Ö. 8. yüzyıl sonu - M.Ö. 7. yüzyıl başlarında Hellen
kolonizasyon hareketleri görülmektedir. Pomponius Mela’ya göre
Samos’lular Kelenderis’i ve Nagidos’u, Aegina’lılar Aphrodisias’ı,
Lindos’lular da Soloi ve Tarsos’u kurmuşlardır. Kilikia bölgesinde M.Ö.
6. yüzyıldan itibaren sırasıyla önce Pirundu yerel krallığının, sonra
Babil ve Pers egemenliklerinin hüküm sürdüğü görülür. M.Ö. 6.yüzyıl
başlarında başkenti Ura şehri olan Pirundu krallığı Lamos (Limonlu) ve
Kalykadnos (Göksu) nehirleri arasında güçlenmiştir. Bu güç, M.Ö. 557
yılında Babil krallığı tarafından yıkılmış ve bu M.Ö. 546 yılına kadar
bölgeyi yöneten bağımsız Syennesis sülalesine yaramıştır. Bu tarihte
Anadolu’yu istila eden Perslerin eline geçen Kilikia bölgesinde, M.Ö.
521 yılında tahta geçen Darius ile birlikte bir satraplık kurulmuştur.
Ancak bölge yine de yerli bir sülale tarafından yönetilmiş ve Persler’e
500 talent gümüş ve 500 beyaz at vergi vermekle yükümlü kılınmıştır. M.Ö.
5. ve 4. yüzyılda Pers egemenliğine rağmen özellikle Kelenderis,
tarihinin parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Attika-Delos Deniz
Birliği’nin en doğudaki üyesi olma özelliğini elde eden bu kentin ismi
aynı zamanda M.Ö. 425 yılındaki Atina vergi listelerinde de
görülmektedir. Bu durum Atina’nın himayesinin Kilikia kıyılarına kadar
uzandığını ve onların koruyuculuğu altında Kilikia’nın bağımsızlığını
koruyup ticari faaliyetlerine devam ettiğinin göstergesidir.
Kilikia hakkındaki en kapsamlı bilgiler, İskender sonrasındaki döneme
aittir. İskender Anadolu’ya geçtikten sonra M.Ö. 333 yılında Persleri
ikinci kez Issos’da yener ve İskender İmparatorluğu içinde Kilikia da
yer alır. İskender’in genç yaşta ölmesinin ardından fethettiği
topraklar, müttefik üç general tarafından paylaşılır ve Kilikia’da
Seleukoslar dönemi başlar. Bu dönemde Seleukoslar’ın başında Seleukos I.
Nikator vardır.
M.Ö. 68 yılı civarlarında Roma senatosunun Kilikia’yı, başkenti Tarsus
olan bir Roma eyaleti yapmaya karar vermesi bölgenin geleceği için bir
dönüm noktası olmuştur. Böylece Kilikia provincia militaris (askeri
bölge) ilan edilmiş olur. Bu ilan, Dağlık Kilikia’nın doğrudan Roma’nın
idaresine bağlanması ve bu tarihten sonra düzenli olarak Roma valileri
tarafından yönetileceği anlamına gelmektedir.
Roma ve Bizans egemenliğini yaşadıktan sonra XVII. yüzyıldan itibaren
Müslüman Arapların da görüldüğü bölgede, Bizans’ın merkezi otoritesinin
zayıflamasıyla birlikte aralarında Ermeni prensliklerinin de bulunduğu
çeşitli feodal örgütlenmelere rastlanmaktadır.
İçel adının kökenine gelince; ilk kez XII. yüzyılda Göksu ırmağının iki
yanındaki bölgeye Türkler “İÇEL” demişlerdir. Dağlar arasından girilmesi
ve görülmesi güç bir yer olduğu için Selçuklular’ın bölgeyi böyle
isimlendirdiği düşünülmektedir.
Mersin adının kökeni konusunda iki değişik görüş yaygın olarak kabul
edilir. Bunlardan birincisi, civarda yetişen ve Akdeniz ikliminin
tanıtıcı bir bitkisi olan Arapların da Hambales dedikleri Myrtus-Mersin
ağacı nedeniyle bölgeye Mersin adı verildiğidir.
İkincisi ise Mersin adının bu bölgede yaşayan “Mersinoğulları veya
Mersinoğlu” adındaki bir Türkmen ailesinden geldiğini kabul eden
görüştür. Evliya Çelebi’de seyahatnamesinde bölgede yetmiş evli bir
Türkmen ailesinin bulunduğunu ve bu ailenin adının da Mersinoğlu
olduğunu belirtmiştir. Bir başka görüşe göre ise, Mersin adı bir
bitkiden değil, yörede yaşayan Mersinoğlu adındaki aşiretten
kaynaklanmaktadır. Mersin adına Anadolu’nun çeşitli yörelerinde
rastlamak mümkündür. Örneğin; İzmir, Ordu ve Trabzon’da Mersin,
Mersinlik adında köyler bunlardan birkaçıdır.
Mersin’in sınırları içinde yer alan yerleşim yerlerinin, tarih içinde
bir çok farklı siyasal ve yönetsel yapı içinde yer aldığı görülmektedir.
Araplar ve Bizanslılar arasında bir kaç kez el değiştiren bölge,
Araplarca “sûğur” adı verilen sınır bölgelerinden biri olmuştur. Bu
sınır bölgeleri konumları itibarıyla sıklıkla egemen devletlerin
değişmesine tanık olmuştur. İl, Osmanlı egemenliğine değin önce Bizans
ile İslam dünyası arasında, sonra Selçuklu ve Osmanlı Devleti ile
Memluklar arasında bir sınır bölgesi olarak el değiştirip durmuştur.
Yine bir sınır bölgesi olması nedeniyle, gerek Bizans ve büyük islam
devletlerinin değişik dönemlerindeki zayıflıklarından da yararlanarak
bölgede feodal diye adlandırılabilecek olan Kilikia Ermeni Prensliği ve
Ramazanoğulları Beyliği gibi bölge merkezli siyasal oluşumlara da
rastlanmaktadır.
Mersin, Müslüman Arapların 637 yılında bölgeye ulaşan ilk akınlarından
965 yılında Bizans’ın tekrar egemen olmasına kadar, yaklaşık 25 kez el
değiştirmiştir. Ancak 637 yılından itibaren il, Hıristiyanlığın yanı
sıra İslam kültürünün silinmez izlerini taşımaya başlamıştır.
Bizans’ın Doğu sınırlarındaki feodal Ermeni prensliklerinin varlığına
son vermesine ve ilin de içinde bulunduğu bölgeye bir kısım Ermeniler’in
göç ettirilmesine 976 ile 1025 tarihleri arasında rastlanır. Bizans
İmparatorluğu’nun merkezi gücünün zayıflaması üzerine bölgede 1081’den
itibaren Ermenilerin geçici feodal örgütlenmelerine rastlanmaktadır.
Bölgedeki Ermeni Prenslikleri, bölgenin sınır özelliklerinden de
yararlanarak bazen Bizans’ın, bazen Moğolların ve Memlukluların
denetiminde varlıklarını sürdürmeye çalışmış, 1360’da bölgenin kesin
Memluk denetimine girmesiyle Ermeni siyasal örgütlenmeleri sona
ermiştir.
Türkler’in bölgede ilk kez görülmeleri ise Anadolu Selçuklu Devleti’nin
kurucusu Kutalmış oğlu Süleyman fiah önderliğindeki Türkmen gruplarının
1082-1083 yılları arasındaki akınlarıyla olmuştur. 1097 yılında ilk
Haçlı Seferleri sırasında Tankred ve Baudovin’in yardımıyla yerel Ermeni
güçlerinden tekrar Bizans’a geçen egemenlik, 1099’da Antakya Prensliğini
kuran Haçlı Orduları önderi Bohemond’un denetimine girmiştir. Ancak bu
denetim uzun sürmemiş ve bölgede 1100-1130 yıllarında yerel Ermeni
güçlerinin yönetimi devam etmiştir. 12. yüzyılda da bu bölgede bağımsız
hareket etmek isteyen Ermeni unsurları ile Bizans arasındaki
çatışmalara, Anadolu Selçukluları ve yine bağımsız hareket eden Türkmen
unsurları da katılmıştır. 1155 ile 1192 yılları arasında yoğunlaşan
Türkmen akınları ve yerleşimleri ileride bu sınır bölgesinde bağımsız
hareket eden Türkmen beyliklerinin de kurulmasına neden olmuştur. 1189
yılında, içinde Alman İmparatoru Frederick Barbarossa’nın da bulunduğu
Haçlılar yine bölgede konaklamışlardır.
1243 ile 1253 yılları arasında Moğol denetimine giren bölge, 1318
yılında Karamanoğulları, Moğollar ve Memlukların egemenlik savaşlarına
sahne olmuştur. Bu savaşlar sonucunda 1374 yılında kesin olarak
Memlukların etki alanı içine giren bölge, büyük ölçüde bağımsız hareket
edebilen ve özellikle Ramazanoğulları’nın ön plana çıktığı Türkmen
Beyliklerinin yönetiminde kalmıştır. Bu Türkmen beyliği bazen
Karamanoğullarına, bazen Memluklara ve daha sonra Osmanlılara bağlı
olarak ve bu ülkeler arasındaki çatışmalardan yararlanarak varlıklarını
sürdürmeye çalışmışlardır. Ramazanoğulları’nın bölgedeki etkinliğinin
çok daha önceleri, 1338’den itibaren, başladığı anlaşılmaktadır.
Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in 1476’da Karamanoğulları
Beyliği’ne son vermesi üzerine ilin de bulunduğu coğrafya, Osmanlıların
ve Memlukların doğrudan karşılaştıkları bir alan olmuştur. 1482 ile 1485
yılları arasında Osmanlılar’ın Kilikya’ya inmesi ve Memluklar’a bağlı
Ramazanoğulları’nı bir kaç kere yenmesine karşın 1485’ten sonra da
bölgede Memluklar’ın etkisi sürmüştür. Özellikle 1488 yılında Adana
Ağaçayırı’nda Veziriazam Hadım Ali Paşa’nın 60 bin kişilik ordusunun
Memluk ordusuna yenilmesi, Osmanlı’nın bölgeye egemen olma konusunda
karşılaştığı güçlükleri göstermektedir. Osmanlı Devleti, bölgeye ancak
1516-1517 yıllarında Mercidabık ve Ridaniye Savaşı’ndan sonra egemen
olabilmiştir.
Osmanlı egemenliği ile birlikte Osmanlı’nın yönetsel birimlerindeki
değişim ve gelişmelere bağlı olarak Mersin’in içerisinde bulunduğu
bölge, değişik yönetim birimleri içinde yer almıştır. Yavuz Sultan
Selim’in Mısır Memlukları’nı 1520’lerde yenmesinden sonra oluşturulan
“Vilâyet-i Arab”ın sınırları içerisinde Adana, Uzeyr, Tarsus ve Sîs
sancakları yer almaktadır. Daha sonra Halep Vilayetine bağlanan bölge,
16. yüzyılın sonlarında yeni oluşturulan Adana vilayetine bağlanmıştır.
1571 yılında bölgenin bir kısmı Karaman Eyaletine bir kısmı ise yeni ele
geçirilen Kıbrıs Beylerbeyiliği’ne bağlandı. 1660 yılından itibaren
Kıbrıs Beylerbeyiliği’nden ayrılan bölge, yine Adana Eyaleti’nin
sınırları içine alınmıştır. Tapu tahrir defterlerindeki kayıtlara göre
ilimiz sınırlarını kapsayan bölge, 16. yüzyılda Adana, Tarsus ve İçel İl
Sancakları arasında paylaştırılmış durumdadır. Buna göre Tarsus Sancağı
Nefs-i Tarsus ve Tarsus, Kosun, Ulaş, Kuş-Temür nahiyelerinden
oluşuyordu. İçel Sancağı ise Ermenek, Selendi, Anamur, Gülnar, Silifke
Nahiyelerinden ve Karı/Kara-taş, Mud, Sinanlu ve Bozdoğan kazalarından
oluşuyordu.
1856 yılı verilerini kullanmış olması gereken 1857 tarihli Devlet
Salnamesi’nde ise ilin bulunduğu bölgedeki Osmanlı yönetimi Karaman
Eyaleti’ne bağlı İç-İl Livasından (Sancağından) ve Adana Eyaletine bağlı
Tarsus Livası’ndan oluşmaktaydı.
İç-il ve Tarsus Livaları aşağıdaki yerleşim yeri veya küçük yönetim
birimlerinden oluşuyordu:
LİVA-YI İÇ-İL: Ermenek, Nevahi-yi Ermenek, Karataş mea Argadı, Silinti
mea Bülke-i Pazarcık ve Bülke-i İnce-ağız, Anamur nam-ı diğer Mamuriye,
Gülnar nam-ı diğer fiilindire mea Bülke-i Boz-ağaç ve Bölke-i Yörükân ve
Bölke-i Gerîne, Selefke, Evkaf, Bölke-i Cebel, Nahiye-i Zeyne,
Sarıkavak, Mud, Sinanlu, Aşiret-i Keşlü, Aşiret-i İrmelü, Aşiret-i
Bolaclu/Polaçlu, Aşiret-i Tatar, Aşiret-i Karabocılu, Aşiret-i
Kara-hacılu, Aşiret-i Bahşaş, Aşiret-i Kürdeci, Aşiret-i Sandallu,
Aşiret-i Hayrillü/ Hayraiüllü, Aşiret-i Kıbtıyân, LİVA-YI TARSUS;
Tarsus, Nahiye-i Elvanlı, Nahiye-i Olaş, Nahiye-i Gökçelü, Nahiye-i
Koştemir, Nahiye-i Namrun Bölkesi, Nahiye-i Yelkesi, Kasun mea Gülek.
1867 yılındaki Vilayet Nizamnamesi’nde İç-il Sancağı varlığını
sürdürmekle beraber, Tarsus’un sancak merkezi olmaktan çıkarılarak Adana
Vilayeti’ne bağlandığı görülmektedir. 1877 yılında ise Tarsus ve Mersin
şehirlerinin Adana Vilayeti’nin Adana Sancağı’na bağlı birer kaza
merkezi haline getirildiği görülmektedir. İlimizin merkezi olan Mersin,
bu sıralarda 1852 yılına kadar Tarsus kazası içinde yer alan bir köy
olmasına karşın, bu tarihten itibaren Tarsus’un bir nahiyesi haline
getirildi. 1864 yılında da Tarsus’tan ayrı bir kaza merkezi oldu. 1888
tarihinde Mersin, Adana Vilayeti’ne bağlı bir sancak merkezi oldu.
Tarsus da Mersin’e bağlandı. Ancak bir süre Mersin Sancağı’nın sancak
merkezi Tarsus oldu. Nitekim II. Meşrutiyet Dönemi’nde de bu yönetim
bölünmesinin sürdürüldüğü görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin son
günlerinde; Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türk yönetiminden çıkma
tehlikesini ve bazı bölgelerinde işgali yaşayan ilimiz, Milli
Mücadele’ye bütün gücüyle katılmıştır.
1.2. MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ’NDE MERSİN
Çukurova Bölgesi, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros
Mütarekesinden sonra İngilizler ve Fransızlar tarafından işgale
uğramıştır. İşgalden itibaren büyük zorluklar yaşanmış olmasına karşın
bu durum Mersinlileri yıldırmamış, Mersin ve çevresini Kuvayi
Milliye’nin güçlü direniş cephelerinden birisi haline getirmiştir.
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için 25 maddelik Mondros
Mütarekesi ile sona ererken, bu antlaşmanın Mersin’i doğrudan
ilgilendiren hükümleri; 5., 7., 10. ve 16. maddeleri olmuştur.
Tüm yurtta olduğu gibi işgallerin resmi gerekçesi olan 7. madde uyarınca
Çukurova ve Mersin de işgal edilmiştir.
İşgal döneminde bölgede sivil cemiyetler, askeri (Kuvayi Milliye)
örgütlenmeler ve direnişler vardı. Ancak Pozantı Kongresi istisnası
dışında kongre hareketlerine rastlanılmamıştır. Mustafa Kemal,
mütarekenin imzalanmasının hemen ardından Adana’ya gelerek Alman
Mareşali Liman Von Sanders’ten Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığı’nı
devralmıştır. Burada Adana Vilayeti’ne bağlı sancaklardan gelen
temsilcilerle görüşmüş, onlara alınması gereken tedbirler konusunda
bilgi vermiştir. Bu görüşmelerde Mersin Sancağı’nı o tarihte Adana
Lisesi Müdürü olan Niyazi Ramazanoğlu temsil etmiştir. Mustafa Kemal, 5
Kasım 1918’de Mersin’e gelmiş burada mutasarrıfla, jandarma bölük
yüzbaşısı ile görüşmüş ve depodaki silahların bol cephane ile dağ
köylerine dağıtılmasını tavsiye etmiştir.
Mersin’de işgal haberinin duyulması halkta heyecan ve telaş yaratmıştır.
Çok geçmeden Mersin, 17 Aralık 1918’de mütarekenin ilgili hükümleri
gerekçe gösterilerek ordusundaki askerlerin çoğunluğu Hintli askerlerden
oluşan İngilizler tarafından işgal edilmiştir.
İngiliz işgalinin gerçekleşmesinin üzerinden bir hafta sonra
Fransızların da işgale katılacakları söylentisi halk arasında yeniden
heyecan yaratmıştır. Bu sırada İngiliz İşgal Komutanlığı, mutasarrıflığa
başvurarak Fransız birlikleri için yer gösterilmesini istemiş, kendisine
gösterilen binalar arasından şehrin ortasındaki Taşhan’ı uygun
bulmuştur. 1 Ocak 1919’da Fransızlar da aynı yöntem ve gerekçelerle
Mersin’i işgal etmişlerdir. Böylece Mersin, iki müttefik devlet
tarafından işgal edilmiş duruma gelmiştir.
İşgalin, mütarekenin hemen ardından erken bir tarihte gerçekleştirilmiş
olması, bölge halkının hazırlıksız yakalanmasına sebep olmuştur.
Özellikle İngiliz işgali sessiz sedasız yapılmış, şehirde yapılmaya
çalışılan protesto eylemleri de jandarmanın sıkı güvenlik önlemleri
sayesinde etkisiz hale getirilmiştir. İstanbul hükümetine çekilen
protesto telgrafları da sonucu değiştirememiştir. İstanbul’da bu
tepkileri bir çatı altında toplama uğraşımı “Kilikyalılar Cemiyeti”nin
kurulması ile sonuçlanmıştır.
İşgal süresince Mut’ta, Mersin’de, Gülnar’da, Silifke’de, Arslanköy’de
kurulmuş olan müdafaa-i hukuk teşkilatları, çeşitli silahlı birlikler
oluşturarak yörede Fransızlara karşı önemli bir mücadele yürütmüşlerdir.
Sivas’tan gelen yönergeler doğrultusunda oluşturulan Mersin Savunma
Grubu içinde Sahil, Bozo, Emirler, Hamzabeyli, Çopurlu, Alsancak,
Buluklu ve Efrenk müfrazalari gibi savaşçı birlikleri İçme Savaşı, Su
Bendi Savaşları, Gudubes Savaşları Emirler Savaşı gibi işgal
kuvvetlerini yıpratan savaşları yürütmüşlerdir. Mersin, bu acı işgalden
ancak 20 Ekim 1921’de Fransızlar’la Türkiye arasında imzalanan Ankara
Anlaşması’ndan sonra kurtulabilmiştir.
Çukurova’nın kurtuluş tarihinde “20 günlük ateşkes” adıyla bilinen olay
TBMM hükümeti ile Fransa arasındaki savaşı sona erdirecek zeminin
oluşmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal Nutuk’ta 20 Günlük ateşkesle
ilgili olarak; Mösyö Duquest namında birinin kontrolünde bir Fransız
heyetinin Ankara’ya geldiğini, bu heyetle 20 günlük bir mütareke
yapıldığını ve bu mütarekeye TBMM’de bazı milletvekillerinin itiraz
ettiklerini ancak amacının Adana mıntıka ve cephelerinde bulunan ve
kısmen askerlerle de takviye olunan milli kuvvetleri sükunetle tanzim ve
tensik etmek olduğunu ifade etmiştir.
Fransızlarla antlaşmaya giden süreç Mustafa Kemal tarafından şöyle
belirtilmiştir:
“II. İnönü Zaferi ile Yunan Taarruzu kırılmıştı. Rusya ile Moskova
Antlaşması yapılmış ve Doğudaki durumumuz anlaşılmıştır. İtilaf
devletlerinden milli esaslarımıza riayet edebileceklerle, anlaşma arzu
edilmekte idi. Bilhassa Adana, Ayıntap ve havalisini yabancı işgalinden
kurtarmak bizce mühim görülmekte idi. Çeşitli sebeplerden dolayı
Fransızlarında bizimle anlaşmaya meyilli oldukları anlaşılmakta idi”.
20 günlük ateşkes süresi daha dolmadan taraflar arasındaki çarpışmalar
yeniden başlamıştır. Fransa’da Millerand’ın yerine Başbakan olan Legues,
Sevres hükümlerinin değiştirilebileceğinden bahsetmeye başlamıştır. Bu
arada Türk dostu olarak tanınan Fransız yazarı Pierre Loti de Fransa’nın
Türk politikasını eleştiren yazılar yayımlamış, Türklerle dostça
ilişkiler kurup Kilikya bölgesinin de boşaltılması gerektiğini belirten
yazılarla Fransız kamuoyunda Türkler lehine bir ortam yaratmıştır.
20 Ekim 1921’de Türkiye Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk ile
Franklin Bouillon (Buyyon) arasında geçen 2 haftalık müzakereden sonra
13 madde halinde düzenlenen (Accord Franco-Turc), “Ankara Antlaşması”
imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre Suriye sınırımız Hatay dışında bugünkü
şekliyle çizilmiş ve Fransızlar 20 Aralık 1921 tarihine kadar bu sınırın
kuzeyinde kalan askerlerini çekmeyi kabul etmişlerdir. Ayrıca
Fransızlara bu antlaşmayla bazı maden ocaklarıyla, Adana’da bir pamuk
fabrikasının işletme hakkı ve Anadolu’daki bazı okulların varlıklarını
sürdürmelerine olanak tanınmıştır. Fransızlar da Anadolu’ya getirdikleri
silah ve malzemelerinin bir kısmını Türklere bırakmışlardır. Ankara
Antlaşması Güneydoğu Anadolu ile Çukurova’da süregelen savaşlara son
veriyor, işgal altındaki yörelerin kurtarılmasını sağlıyordu. Bölgede, 5
Ocak 1922 tarihine kadar devir ve teslim işlemleri de sona ermiştir.
Mersin’in işgalden kurtuluş tarihi ise 3 Ocak 1922’dir. Tartışmasız bir
gerçek vardır ki Çukurova’nın işgalden kurtuluşunu simgeleyen süreç 20
Ekim 1921 tarihinde TBMM hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara
Antlaşması ile başlamıştır. Bu tarihten sonra Fransız ordusu ile
antlaşmanın resmi hükümleri yerine getirilmiş ve Fransızlar Türk
topraklarından çekilmeye başlamışlardır.
KAYNAKÇA
1. Kurtuluş Savaşı’nda İçel, Türkiye Kuvayi Milliye Mücahit ve Gazileri
Cemiyeti Mersin Şubesi Yay., İstanbul, 1971. s.29-31.
2. M.Kemal’in Pozantı Kongresi ve Adana’nın Kurtuluşu, İpek Matbaası,
Adana, 1963, s.15.
3. Milli Mücadele’nin Sosyal Tarihi (Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri),
İstanbul, 1997, s.219.
4. İçel Tarihi, Güzel Sanatlar Matbaası, Ankara, 1968, s.245-246.
5. Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt II, (1920-27) 5.baskı, ist.1962,
s.453.
6. Şerafettin TURAN, Türk Devrim Tarihi, 2.Kitap, Ankara, 1992,
s.218-219.
MODERN ZAMANLARDA MERSİN
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Mersin, vilayet merkezi ve vilayetin ismi
de Mersin Vilayeti olmuştur. 1933 yılında 2197 sayılı yasayla İçel
(Silifke) ve Mersin Vilayetleri birleştirilerek bugünkü sınırlarıyla
İçel Vilayeti oluşturulmuştur. 20 Haziran 2002 tarihinde TBMM'de kabul
edilen bir kanunla ise İçel adı yeniden Mersin olarak değiştirilmiştir.
Mersin, ülkemizin en hızlı gelişen bölgelerinden biridir. 1870’lerde
8047 nüfuslu bir kazayken, aradan geçen 57 yıl sonra 1927’de Mersin
Vilayeti’nin merkez ilçesinin nüfusu 47.000’e ulaşmış böylece Akdeniz’in
önemli kentlerinden birisi durumuna dönüşmüştür.
Sancağın genel gelirlerine baktığımızda Mersin Sancağı’nda en çok gelir
getiren kalem tarım idi. Daha sonra sırasıyla hayvancılıktan, emlâk ve
akar vergisinden, kazanç vergisinden ve gümrükten gelir elde
edilmekteydi. Önemli meslek dalları; dokumacılık, manifatura, yağ, şarap
ve rakı üreticiliği, ormancılık, hayvancılık, un üreticiliği,
kerestecilik ve ziraatten ibarettir.
Mersin’in yönetsel alandaki gelişmesiyle sosyo-ekonomik alandaki
gelişmesi arasında bir paralellik görülmektedir. Bir başka deyişle
tarihsel süreç içerisinde Mersin’in ekonomik, sosyal ve demografik
bakımından gelişmesi, onun idari durumunun değişmesine neden olmuştur.
Bu gelişmenin nedenleri üzerine şu saptamaları yapabiliriz:
19. yüzyılın başlarına değin kullanılmakta olan Tarsus (Kazanlı)
Limanı’nın alüvyal biriktirmeler sonucunda buradaki nehrin ağzının
dolması artık gemilerin kıyıya yaklaşmalarına engel olmuştur. Böylece
antik dönemden itibaren kullanılan Tarsus yerine gemilerin yanaşmasına
daha elverişli Mersin Limanı kullanılmaya başlanmıştır. Mersin Limanı
bir doğal limandır. Doğal limanlarda akla gelebilecek her yerden kara ve
deniz yoluyla her türden insan ve mal biraya gelir. Tarihçilerin ve
coğrafyacıların sık sık dikkatleri çektikleri gibi çevre (periferi)
liman kentleri, dünya kapitalist ekonomisiyle bağlantıda olan
ayrıcalıklı yerlerdir. Buradaki ticaret 19. yüzyılda gerçekleşen
kapitalist açılma döneminde önem kazanan liman kentlerinin fiziksel
görünümünü, ekonomik ilişkilerini, nüfus dinamiklerini, sınıf yapılarını
ve kültürel yaşamlarını kökünden etkilemiş ve değiştirmiştir.
1869 yılında açılan Süveyş Kanalı’nın Akdeniz ticaretine ve Mersin
Limanı’na canlılık getirdiği bir gerçektir. Ancak bu tarihte Mersin’in
henüz bir kaza olması, Mersin limanının İzmir, İstanbul, Trabzon ve
Beyrut limanlarına karşın geç dönem bir Akdeniz limanı olduğunu
göstermektedir.
Bölgede üretimi yapılan tarımsal ürünlerin ihracatının ucuz ve güvenli
bir biçimde yapılabilmesi için Mersin Limanı ile Adana ve Tarsus
demiryolu bağlantısı 1888 yılında yapılmıştır. Böylece Mersin artık
ithalat ve ihracatın yoğunluklu olarak yapıldığı bir liman kenti
olmuştur. İthalatı yapılan ürünler yine buraya getirilip buradan çevre
vilayetlere, sancaklara, kazalara ve köylere ulaştırılmıştır.
19. yüzyılın sonlarında kentte İngiltere Fransa, İtalya, Mısır,
Yunanistan, Almanya, Rusya gibi ülkelerin konsolosluklarının bulunması,
yörede gelişmiş bir ticaretin varlığının işaretidir. Çukurova gibi
tarımsal alanla, sanayi merkezleri arasındaki mal taşımacılığını
gerçekleştiren tüccarlar, zaman içerisinde Mersin gibi liman kentlerine
yerleşmişler ve geçimlerini bu yoldan devam ettirmişlerdir. Salnâmelerde
de belirtildiği üzere gayrimüslimler ve yabancılar ticaretle uğraşırken,
Türkler genellikle tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlamaktaydı.
Çukurova’da tarım yapılabilecek alanların ıslah edilmesine bağlı olarak
bölgede tarımsal üretim miktarı ve çeşidi artmıştır. Amerikan İç Savaşı
(1861-1865) döneminde Avrupalı sanayicilerin pamuk ihtiyacının belirmesi
ve bölgedeki üretimi artırma çalışmaları olumlu sonuç vermiş ve
salnâmelerde belirtildiği gibi pamuk, sanayi ürünleri arasında üretimi
en fazla yapılan ürün olmuştur.
1980 sonrasında ise faaliyete geçen Mersin Serbest Bölgesi ve Organize
Sanayi Bölgeleri ile Mersin Sanayisi ve bölge ekonomisi önemli bir
atılım içine girmiştir.
MERSİN’DE SON DURUM:
Mersin kent nüfusu da, 1980 sonrası yoğun bir göç dalgasıyla karşı
karşıya kalarak devamlı artış göstermiştir.
Bu artış oranları, bölge ve Türkiye nüfus artış ortalamasının üzerinde
yer almıştır. Bu anlamda Mersin bir göç merkezi haline bürünmüştür.
Türkiye’de olduğu gibi Mersin’de de kentleşmenin gelişiminde itici,
çekici ve iletici güçler etkili olmuştur.
Bu üç güç çerçevesinde kentler gelişimini sürdürmüştür. Mersin’in bu
süreç içerisinde; ılıman iklimi, iş gücü potansiyeline sahip olması,
yaşam koşullarının çok uygun olması, turizm, sanayi, ticaret ve son 10
yıldır da üniversite olma özelliklerini/kimliklerini içerisinde
barındırıyor olması Mersin’i “çekici” kılmıştır.
Ancak bu çekicilik karşısında nüfusu Mersin’e yönelten göçe asıl
kaynaklık eden itici faktörler de vardır. İtici ve çekici
güçler/faktörler çerçevesinde düşündüğümüzde Mersin’de kentsel gelişim
açısından gecekondulaşma, düzensiz yapılaşma, çevre kirliliği gibi
çeşitli sorunlar doğmuştur.
Bütün bu sorunlarına rağmen Mersin, Akdeniz boyunca uzanan, sonu
gelmeyen temiz kumsalları, portakal ve limon bahçeleri ile bir çok
tarihi eserin bulunduğu, ülkemizin kendi kendine yetebilen sayılı
şehirlerinden birisidir. Dünyada üç ilahi dine mensup insanların
mezarlarının yan yana olduğu başka bir şehir yoktur.
Türkiye’nin en büyük gökdeleni, cumhuriyet tarihinin en büyük ikinci
camisi ve Hıristiyan dünyasının önemli merkezlerinin de bulunduğu
Mersin, büyük şehirden sonra devlet opera ve balesinin bulunduğu tek
şehrimizdir.
Topraklarının % 50,8 orman olan Mersin, tertemiz havası, gelişmiş
ekonomisi ve kültürel çeşitliliğinin verdiği hoşgörü ile 2000’li
yıllarda da yerleşenin bir daha ayrılmadığı bir kent olmayı
sürdürecektir.
Ulusal Bağımsızlık Savaşı
Mersin'in ingiliz ve Fransızlar Tarafından işgali
Ünlü bir iktisat tarihçisi:"Ekonomik çıkarlar neredeyse, asker ve savaş
oradadır" diyor. 1 .Dünya Savaşı ekonomik nedenlerle çıkmıştı. Savaş
sonucunda yenik düşen ülkelerin öncelikle ekonomik alan-larına ve
kaynaklarına el konuldu.
30 Ekim 1918, yer, Limni adasının Mondros limanında demirli İngiliz
Agamemnon zırhlısı. 1.Dünya Savaşı sonlarında yenik düşen Osmanlı
İmparatorluğu heyetine, İtilaf Devletleri adına Ferik Amiral Sir S.A.G.
Calthrope, 25 maddelik bir Mun'akit Mütâreke-Nâme imzalatmaya
zorluyordu.
Tarih kitaplarımızda "Mondros Mütarekesi" olarak geçen bu sözde ateşkes
anlaşması gerçekte 600 yıllık bir imparatorluğun siyasi ve ekonomik
egemenliğini sona erdiren acı bir belgeydi. Sömürge imparatorlukları bu
belgeyle yetinmediler. Şubat 1919'da Paris'de toplanarak Batı Anadolu'yu
Yunanistan'a vermeyi kararlaştırdılar. Bundan böyle tükenmiş
imparatorluğun kalbi olan Anadolu, dört bir yandan işgale başlanacaktı.
17.12.1918 günü sabahı İngilizler Mersin'i işgale başladılar. Ş.Develi
bu işgali şöyle anlatır: "Saat 9'da Mersin iskelesine yaklaşan bir
filikadan çıkan İngiliz Subayı, iskele komiser muavi¬nine bir zarf
vererek gemisine dönmüştür. Mutasarrıf Galip Bey, Hükümet Konağı'nda
Jandarma Bnb. Hüseyin Hüsnü, Emniyet Komiseri Hüsnü ile toplantı
halindeydi. Tercüme edilen ingiliz subayının getir¬diği mektupda
"Ateşkesin 7. maddesi uyarınca ve son anlaşmaya göre asayişi sağlamak
amacı ile Kilikya'nın işgaline Mersin'den başlanacağını, çıkarmanın
istasyon yakınlarındaki iskeleden yapılacağını, Osmanlı idaresine ve
memurlarına karışılmayacağı, işgalin geçici olduğu, halkın heyecana
kapılmaması ve herhangi bir karşı koyma sorumluluğunun idare amirlerine
ait olacağı bildiriliyordu ve "iskele civarı meydanlığı, İngiliz
fabrikaları, istasyon binası ve Amerikan Kolejinin işgal edileceği,
gerekli tedbirlerin alınması" isteniyordu.
Saat 10 sularında Yzb.Mehmet Selahittin Han'ın Müslüman Hint bölüğü
Alman iskelesinden çıkarak İngiliz fabrikasına yerleşmişlerdi. İşgalin
ilk günleri olaysız geçmiştir. İşgalin başında bulunan Bnb.Bak,
Mutassarrıf Galip Bey ile irtibat kurmuş ve yönetime karışmamıştır.
İşgalci İngilizler karar¬gahlarını Amerikan Koleji binasına kurmuşlar ve
Üstg.Arthur komutasında istasyonda bir kontrollük tesis etmişlerdir.
Olaysız geçen 16 günden sonra 2.1.1918 günü Yrb.Romieu komutasında
Fransız işgal askerleri ve Ermeni Lejyon alayı Gümrük iskelesinden
çıkarak Taşhan'a yerleşmiş ve işgale katılmışlardır. Fransız işgal
kuvvetlerini Ermeni gönüllüleri; Taşhan, Araplar köyü, Hristiyan köyü
ile Zeytinlibahçe'de çadırlara, Tunuslu ve Cezayirli askerler de askeri
kışlaya ve Müftü Medresesi'ne yerleşmişlerdir.
12.11.1919 tarihinde İngiliz kuvvetlen çekilmiş ve işgalci olarak
Fransızlar kalmıştır. Fransız işgal komutanlığı 19.1.1919 tarihinde
yayınladıkları emirname ile Baş Administratör olarak Alb. Bremon'un
Adana'ya ve Guvarnör olarak Bnb. Anfre'nin Mersin'e atandığını
bildirmiştir. Anfre, hükümet konağının salonunu çalışma yeri olarak
kendisine ayırmıştır. Fransız konsolosluk memurlarından Mardiros
Dellalyan'ı tercüman. Deniz Subayı Tilçer'i Gümrük Kontrolörü,
Üstg.Salandrı Belediye sorum¬lusu, Başçavuş Patini'yi Komiserliğe,
Yd.Tgm.Yakupyan'ı Jandarmaya ve Hapet Tulumcuyan'ı Maliyeye atamıştır.
Guvarnör Antre, Mutasarrıf Galip Beyden idare amirleri ile çeşitli
cemaat mümessilleri ile tanıştırılmasını istemiş ve Tahrirat Müdürü
Salim, Muhasebeci Kanbur Cemal, Tapu Müdürü Lazkiyeli Şükrü, Tahsilat
Müdürü Mehmet Latif, Nüfus Müdürü Ziya, Evkaf Müdürü Hulisi, Ceza
Mahkemesi Reisi Osman, Bidayet Mahkemesi Reisi ve Kadı Tahsin, Gümrük
Müdürü İhsan, Jandarma Komutanı Bnb.Zühtü, Emniyet Komiseri Hüsnü Beyle
tanıştırılmıştır. Guvarnör Anfrei'nin önerisi üzerine hayır •
cemiyetlerinin kurulmasına başlanmış, ancak "Türk" adına tahammül
edemediği için kurulmak istenilen Türk Hayır Cemiyetinin adı evvela
Cemiyetül islamiyetül Hayriye ve sonradan değiştirilerek İslam Hayır
cemiyeti ismini almıştır. Cemiyet başkanlığına Müftü Abdullah, ikinci
başkanlığına Ahmet-Ergelen ve Galip Hasip ve üyeliklere Ziya - Yalaz,
Dr.Hayri - Tolunay - Ömer Lütfü - Kutay, Niyazi - Develi, Hacı Yusuf
Ağazade Tahsin, Hıdıroğlu Ali Beyler seçilmişlerdir. Cemiyetin bilinen
toplantı yeri Yeni Camii odasıydı. Bu arada Jandarma Komutanı vekili
Yzb.Haydar, Bl.Komutanı Galip, Jandarma Katipi Ali Rıza, Ziya, Dr.Hayri
beylerden müteşekkil gizli bir cemiyet daha kurulmuş ve Tarsuslu Palancı
Mahmut Ağa'nın evinde toplanarak işgale karşı koyacak çalışmalarda
bulunuyorlardı.
Başka cemiyetlerde kurulmuştu. Cemiyetül islamiyetül Arabiyetül Hayriye,
Cemiyetül İslamiyetül Hayriyetül Şiiye ve lslami cemiyetlerin dışında;
Birleşik Ermeni cemiyeti, Rum cemiyeti, Ortodoks ve Marunilerin Arap
Hristiyan cemiyetleri, Musevi cemiyeti, Kürt yardım cemiyeti."
Mersin'de Kuvayi Milliye Hareketinin Kuruluşu
A. Demirtaş bu olayı şöyle anlatır: "Sivas Kongresi'nde (4-12 Eylül
1919), Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla, yerel örgüt
temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda yerel örgüt¬lerin tümü,
Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması ve
milli güçlerin birleştirilmesi kararlaştırılmıştı.
Bu karardan sonra yurdun her yerinde olduğu gibi İçel'de de milli
örgütler, çalışmalarını bu büyük kuruluşun birer şubesi olarak devam
ettirmeye başladılar. Böylece tüm askeri güçler ve halk milisleri
(çeteleri) Milli Kuvvetler adıyla birleştirilerek, düzenli bir ordu
disipliniyle görev yapmaya başladı.
Mustafa Kemal, Kolordulara gönderdiği gizli emirde hangi Kolordunun
hangi bölgelere, nasıl yardımda bulunabileceği bildirilmişti. Buna göre
işgal altındaki Doğu Kilikya bölgesine Ankara'daki 20.Kolordu'nun
kuzeyden, Konya'da bulunan 12.Kolordu'nun batıdan yaklaşım yaparak
yöredeki Milli Kuvvetleri hazırlayacaklar ve gereken desteği
vereceklerdir.
Bu talimata göre Konya'daki 12. Kolordunun Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey
başkanlığındaki subay grubu Gülnar, Ermenek ve Anamur ilçelerini
dolaşarak halkla temaslar kurdular ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin
Gülnar, Mut, Mağara, Silifke ve Kelolukyöre şubelerini açtılar. Milli
Kuvvetlerin oluşmasını sağladılar, hareket planını hazırladılar. Bu
çalışma ve hazırlıkların bitirilmesinden sonra mağara bucağından hareket
edilerek, İçel'in doğusuna doğru ilerlemeye başladılar (20 Şubat 1920).
Kaza merkezi Erçel idi.
Mersin ve Tarsus'un kıyı va ova bölgeleri tamamen işgal altında
bulunduğundan, Batı İçel'den sağlanan Milli Kuvvetler, bir düzen
içerisinde İçel'in dağlık kesiminden doğuya doğru ilerleme ortamı
bulabiliyorlardı. Mağara, Silifke, Güzeloluk, Yağda, Sorkun ve Tepeköy
güzergahından Efrenk'e (Arslanköy) ulaşılabildi. 1 Mart 1920'de burası
işgalden kurtarıldı.
Mersin - Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri
Arslanköy işgalden kurtarıldıktan sonra Teğmen Nail Bey burada Arslanköy
Müdafaa-i Hukuk Heyeti'ni oluşturdu. Başkanlığa Ali Yıldırım (Çolak Ali)
getirildi. 20 Mart 1920'de Belenkeşlik'de Tarsus Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti kurulmuştur. Başkanlığına da Hacı İshak Ağa getirilmişti.
25 Mart 1920'de Mersin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır
oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu
Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliye Başkanı
Mustafa Kemal Paşa, Mersin Sancağı'nın da Büyük Millet Meclisi'nde
temsil edilmesi için 5 milletvekilliği için 4 aday gönder¬miş, birisini
de Mersin halkının seçmesini ve sonucunun acilen, 23 Nisan 1920 tarihine
kadar ulaştırılmasını istemiştir. Mersin işgal altında olduğu için, aday
seçiminin Elvanlı'da olması, hazır bulu¬nan 40 kusur kişinin oyu ile
Ziya (Eraydın) Bey seçilmiştir (3 Nisan 1920).
Daha sonra Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır.
Müdafaa-i Hukuk Üyeleri Gözne'ye gelerek ve Muhtar Maraşlı Ali
Efendi'nin de fikri alınarak, sonradan vali konağı olan bina 10 yataklı
bir hastane şekline getirilmiştir. İçel'deki Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetleri'nden istenen yardımlar da gelmeye başlamıştır. İlk kez 1
Haziran 1920'de Silifke'den 1.350 liralık yardım ulaşmıştır. Bu
yardımlarla sağlanabilen silah, cephane, giyecekler dağ köylerinin
belirli merkezlerinde depolanmıştır.
Mersin - Tarsus Cephelerinde Yapılan Savaşlar
Savaş düzeni olarak Mersin - Tarsus bölgesi üç bölüme ayrılmıştır. Alata
deresiyle Deliçay arası Mersin grubunu; Deliçay ile Tarsus Çayı arası
Tarsus grubunu; Tarsus Çayı ile doğusu da Kavaklıhan grubunu teşkil
ediyordu. Milli Müfrezeler (birlikler) bu alanlarda yerleşerek savaş
düzenini alacaklardı.
Heyeti Temsiliye'nin talimatı üzerine Tarsus grubundaki müfrezeler
şunlardır:Bozkurd Müfrezesi, Tarsus Gençler Müfrezesi, Selçuk Müfrezesi,
Demirbaş Müfrezesi, Tozkoparan Müfrezesi, Gökbayrak Müfrezesi, Süvari
Müfrezesi, Göçüklü Karahacı Müfrezesi, Polat Ağa Müfrezesi, Incirgedikli
Derviş Ağa Müfrezesi, Kamberlihöyüklü Veysel Çavuş Müfrezesi,
Eminlik'den Molla Nasuh Müfrezesi, Karayaylalı Müfrezesi, Berdan
Müfrezesi, Semil Çavuş Müfrezesi, Efeler Müfrezesi, Karafaki-Arslanyürek
Müfrezesi, Urfalı Mehmet Müfrezesi, Kurbanlı Akış Ağa Müfrezesi.
İşgal kuvvetleriyle Kuvayi Milliye arasında Mersin grubunda Başnalar,
İçmeler, Subendi, Emirler, Kızılyar, Mezitli ve Arpaçsakarlar savaşları
yapılmıştır.
Tarsus gurubunda ise Eshabıkehf, Hacıtalip, Bağlar ve Karadırlik
Kavaklıhan grubunda da Karboğazı ve Kavaklıhan savaşları yapılmıştır.
20 Aralık 1921 Ankara Antlaşması İmzalanıyor
Asker ve silah bakımından Milli kuvvetlerimizden kat kat üstün olan
Fransızlar, Mersin, Adana, Urfa, Antep ve Maraş gibi geniş bir cephede
tutunarak Ermenilerle ortak bir devlet hayali içindeydiler. Fakat Milli
kuvvetlerimizden beklemedikleri çetin bir gerilla savaşı karşısında
umutsuzluğa kapılarak verdikleri ağır kaybı daha da büyütmek
istemediler. Fransa'daki iç siyasi çekişmelerde savaşı bırakıp çekilmeyi
gerektirdiğinden, önce Ankara'da kurulan yeni Türkiye devletini
tanıdılar.
Fransızlarla başlayan temaslar ve görüşmeler sonucu 20 Aralık 1921
tarihinde Ankara'da Franklin Bouillon ile Fethi Okyar arasında Ankara
Antlaşması adıyla bilinen bir antlaşma imzalandı. Ankara Antlaşması,
özerk bir yönetime sahip olmasını öngördüğü İskenderun Sancağı dışında,
bütün Kilikya'nın, bu arada Mersin ve İçel'in Türkiye'ye bırakılmasını
öngörüyordu."
Mersin ve Tarsus'un Kurtuluşu
Ankara antlaşmasının taraflarca onaylanmasından sonra, Fransızlar işgal
altında tuttukları Kilikya kentlerini kısa süre içinde boşalttılar.
Fransızlar'ın Tarsus'u boşalttıkları gün 27 Aralık 1921'de, Adana'daki
Türk alayının bir taburu ve bir süvari bölüğü Tarsus'a, 3 Ocak 1922'de
de Mersin'e girdi, böylece Mersin ve Tarsus'un kurtuluşu sağlanmış oldu.
Atatürk'ün Mersin Ziyaretleri
Atatürk yurdun birçok yerini olduğu gibi, Mersin'i de birçok defa
ziyaret etmiştir. Mersin'e ilk zi¬yareti Cumhuriyetten önce 5 Kasım
1918'de olmuştur. Atatürk, bu ziyaretinde Silifke sınırları ve Toros
eteklerinde, karakolların artırılmasını ve dağ köylerine depolardaki
yeni silah ve cephanelerden bol mik¬tarda dağıtılmasını yetkililere
tavsiye etmiştir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında İzmir'de toplanan
"Türkiye iktisat Kongresi"nden sonra ilk yurt gezisini Adana ve Mersin'e
yapmıştır. Mersin ve Tarsus'u ziyaret etmek üzere Gazi ve yanındakiler,
17 Mart 1923 Cumartesi sabahı 9.45'de Adana'dan trenle hareket
etmiş¬lerdir. Yenice istasyonunda Mersin ve Tarsus'dan gelen heyetlerin
karşıladığı tren, Tarsus'dan halkın coş¬kun sevgi gösterileri ve
alkışları arasında yavaşça geçerken, Gazi, pencereden Tarsusluları
selamlıyordu.
Saat 11.30'da murt dallarıyla süslenmiş Mersin tren istasyonuna halkın
coşkun tezahüratlarıyla girdi. Gazi, eşi Latife Hanımla trenden indikten
sonra istasyon önündeki merasim kıtasını teftiş etti. Ön¬ce hükümet
binasına, daha sonra da Belediye binasına gelen Gazi, başkandan belediye
hizmetleriyle il¬gili bilgi aldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Gençler
Yurdu'nu ziyaretinde, gençlere çok çalışmalarını tav¬siye ederek, Türk
Ocağı'na katılmalarını önerdi.
Belediyenin şereflerine verdiği ziyafete katılmak üzere hep birlikte
Mersin Palas Oteline (Günü¬müzde Mersin Oteli), daha sonra Askeri
Mıntıka Kumandanlığına gidildi (Yandığı yerde şimdi Özgür Ço¬cuk Parkı
vardır.). Burada Askeri törenle karşılanan Gazi ve yanındakiler, bir
süre dinlendiler. Binanın bir bölümünde öğretim yapılan Mersin Ticaret
Rüştiyesi'ne geçildi. Girdikleri sınıfta dersi dinleyen ve öğrencilere
sorular yönelten Gazi, alkışlar arasında binadan ayrıldı.
Program gereğince Millet Bahçesi'nde çay içilecek, kent adına Hükümet
Tabibi ve Türk Ocağı Baş kanı Dr.Reşit Galip Bey konuşacaktı. Bahçede
murt dalları, çiçeklerle süslenmiş ve bayraklar asılmış yüksekçe bir yer
hazırlanmış; yaldızlı büyük iki koltuk konulmuştu. Ancak, Gazi bahçeye
girdiğinde iki tah¬ta sandalye çekti, eşiyle birlikte oturdular, çaylar
içildi. Reşit Galip Beyin heyecanlı bir ses tonuyla söy¬lediği, anlamlı,
ve samimi hitabını dinlerken ve özellikle "senin büyüklüğün, bu milletin
bir ferdi olmak¬la iktifa ve iftihar etmendir" sözlerinden çok
duygulandı. Sonra kürsü olarak hazırlanan masanın üze¬rine çıkarak
"Mersinliler, memleketiniz, beldeniz Türkiye'nin çok mühim bir
noktasında bulunuyor. Çok mühim ticaret noktasıdır. Memleketiniz bütün
Dünya ile Türkiye'nin irtibat noktasının en mühim yerin¬dedir. Bunu
sizler benden iyi biliyorsunuz.... Aziz Arkadaşlar, bu memleketin hakiki
sahibi olunuz" de¬diği hitabesini söyledi.
Sürekli alkışlar ve övgü sözleri arasında kürsüden indi ve halkın "Yine
bekleriz Paşam" tezahüra-tıyla istasyona uğurlandı. 16.30'da Tarsus'a
hareket ederken pencereden uğurlayanlar, selamlıyordu.
Atatürk 20.1.1925 tarihinde yine Eşi Latife Hanımla birlikte Mersin'e
gelmiş ve günümüzde Ata¬türk evi olarak müzeye dönüştürülen Christmann
Köşkü'nde misafir edilmiştir. Bu ziyaretinde Mersin'de ık, gun
kalmıştır. Atatürk Hac, Beyden, güneyde bir çiftlik almak istediğini ve
tavsiye edecekleri bir yer olup olmadığını sormuştu. Hacı Bey,
Silifke'de bir yer olduğunu söylemiş ve Atatürk 29.1.1925 günü satın
almak istediği Tekir-Olukbaşı çiftliğine gitmiştir. Bu çiftlik Abidin
Paşa'dan Bodasakiye, kurtuluş¬tan sonrada hazineye geçmişti. Atatürk
çiftliği hazineden satın almıştır. Burası modern bir çiftlik haline
getirilmiş, bağış üzerine yine hazineye devredilmiştir.
Atatürk, 10.5.1926 tarihinde Konya üzerinden trenle Mersin'e gelmiş ve
doğruca limandaki Er- tuğrul yatına binerek Taşucuna gitmiştir.
Atatürk, bundan sonra üç defa daha Mersin'e gelmişse de kentte
kalmamıştır.
Atatürk, 19.11.1936 tarihinde yine tren yoluyla Mersin'e gelmiştir. Bu
gelişinde Vali Konağı'nda kalmıştır. Mersin Valisi olan Rüknettin
Nasihioğlu'na:"Vali Bey, konağı çabuk düzenle ve noksanlarını
ta¬mamlayın. Her sene Nisan ayını burada geçirmek istiyorum" demiştir.
Atatürk'ün Mersin'e son gelişi ise 20.5.1938 Cuma günü 13.30'dur. Bu
ziyaretinde de Vali Ko¬nağı'nda kalmıştır. Konağın balkonunda oturduğu
sürece halk karşı kaldırımda, oradan ayrılıncaya ka¬dar, uzun süre sevgi
ve ilgi ile büyük kurtarıcıyı izlemiştir.
Atatürk'ün Tarsus Ziyareti
17 Mart 1923 günü Gazi, Eşi Latife Hanım ile beraber Mersini ziyaret
ettikten sonra akşam üze¬ri Tarsus'a geldiler. Akşam yemeğini yemek
üzere Mehmet Rasim (Dokur) Bey'in evine gidildi. Mehmet Rasim Bey,
İstiklal Savaşı'nda, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun tüm bez
ihtiyacını kendi fabri¬kasında dokuyup göndermişti. Gazi, akşam
yemeğinde Rasim Bey'e:"Kurtuluş Savaşımızda bize fabri¬kanız ile büyük
destek sağladınız. Ordunun bez ihtiyacının büyük bir kısmını temin
ettiniz. Size borcu¬muz oldukça çoğalmıştır. Size olan borcumuz nedir ve
nasıl öderiz?" diyen minnet dolu sözlerine Rasim Bey'in yanıtı şöyle
olmuştur:"Paşam, Türk Ordusuna fabrikam feda olsun. Hükümetimizin bana
hiç bir borcu yok."
17 Mart gecesi Atatürk ve eşi, eski belediye binasının bulunduğu yerde
(Bu bina 1958 yılında yı¬kıldı.) kaldılar. Binanın etrafı çepeçevre
Tarsuslu insanlarla dolup taşmıştı. Etrafda meşaleler, ateşler
ya¬kılmış, adeta tüm Tarsuslular nöbet tutmuşlardı. Gazi, arada bir
kaldığı binanın balkonuna çıkıp Tarsus¬luları selamlıyordu Gazi,
balkondan:"Vakit geç oldu. Lütfen istirahat edin. Evlerinize çekilin"
diye ses¬lenmesine rağmen, Tarsuslular Gazi'nin kaldığı evin etrafında
sabaha kadar oturdular.
18 Mart 1923 günü, Şelale civarında bulunan Sadık Paşa'nın un
fabrikasına giden Gazi ve eşi, burada sabah kahvaltılarını yaptıktan
sonra, Şeyh Sünusi'nin evini ziyaret ettiler. Gazi, buradan Türk
Ocağı'na giderek gençlere seslendi. Hatıra defterine de şunları
yazdi:"Tarsus Türk Derneği altında bir¬leşen ve Türklük harsını
(kültürünü) yükseltmek gibi kıymetli vazife ifa eden Türk Gençliği'ni
takdir ederim. Temenni ederim ki; dernek bu dakikadan itibaren Tarsus'da
Türk'ün sönmez ocağının yandığı¬nı ismi ile de ilan etsin. 18-19 Mart
1923 Gazi" Aynı gün çiftçilere hitaben de bir konuşma yapan Ga¬zi,
Tarsus'un birçok tarihi ve dini yerlerini de gezdi. Paşayı izleyen
Tarsuslular arasında bulunan kadın mücahit Adile Çavuş:"Bastığın toprağa
kurban olayım Paşam" diyerek Gazi'nin ayaklarına kapanmıştır. Atatürk,
Adile Çavuş'u elinden tutarak kaldırmış:"Kahraman Türk kadını! Sen
yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar üstünde göklere yükselmeye
layıksın" diyerek o ünlü sözlerinden birini söylemiştir.
Daha sonra İttihat ve Terakki Mektebini (Eski Türk Ocağı İlkokulu)
ziyaret eden Gazi Paşa, bu¬rada öğrencilerle jimnastik dersi yapmış,
sınıfta ise tarih dersi vermiştir. Atatürk, 27 Ocak 1925'de Silifke'yi
de ziyaret etmiştir.
|

Olbios Marin Otel
O , mutlu bir tatile dokunuş
Erdemli Mersin
(+90 324) 525 90 00

Kilikya Hotel
Sunduğu özenli ve kaliteli hizmetle size hayallerinizin bile ulaşamayacağı bir tatil sunuyor.
Kızkalesi Mersin
(+90 324) 523 21 15

Kızkalesi Deniz Hotel
Geleneksel komşu sohbetleri ile size yeni arkadaşlar ve hatta dostlar bulacaksınız
Kızkalesi Mersin
(+90 324) 523 21 80

Hotel Korykos
En iyi hizmet , hayal ettiğiniz tatil için doğru adres
Erdemli Mersin
(+90 324) 523 22 12

Admiral Hotel
Yenilenen Yüzü, Güleryüzlü Personeliyle, sizleri ağırlamaktan memnuniyet duymaktadır
Ortaca Dalyan Mersin
(+90 324) 523 25 18

Yaka Hotel
Denizin tarihle kucaklaştığı mekan
Kızkalesi Mersin
(+90 324) 523 24 44

Hotel Luna Piena
Burası günbatımı aşıklarının, dolunay aşıklarının mekanı
Anamur Mersin
(+90 324) 814 90 45

Anemurion Hotel
Denizi ve plajı mavi bayrak ödüllü Kıbrıs 'a en yakın nokta
Bozyazı Mersin
(+90 324) 851 70 10

İntermot Boğsak Motel
Denizdeki eviniz ekonomik fiyatlar
Taşucu Boğsak Mersin
(+90 324) 743 61 61

Tolya Hotel
Bedava denecek ucuz fiyata cennet gibi tatil imkanı
Silifke Atakent Mersin
(+90 324) 743 61 61
|
|